İnsanlık tarihinde, ruhsal bedenin sağlık,
hastalık ve şifa konularında
çevresel değil merkezi odak olduğu
zamanlar kesinlikle vardır.
Ruh alemi, bilimin dışında olan
DİN ve FELSEFEYE havale edilmiştir.
Bilim, ölçülebilir, gözlemlenebilir,
kişilik dışı, tarafsız ve mantıklıdır.
Ölçülemez, gözlemlenemez,
tarifsiz, kişisel, öznel
ve sezgisel olanın tam karşıtıdır.
Gelişimin bir aşamasında sağlık, hastalık
ve şifanın ruh aleminden çok
bilimle ilgili olduğuna karar verilmiştir.
Hastaların ruhsal bedenleri
ve gereksinimleri modern sağlık hizmetleri
ve uygulamalarında neredeyse
tamamıyla göz ardı edilmektedir.
Zihin ve beden için sağlık uzmanları varken,
ruhun bakımı genelde DİN adamlarına bırakılır.
Yine, hastaların, uygulamada
ruhsal gereksinmelerinin olduğu kabul edilir.
İlginç bir şekilde, tedavi olasılığı azaldıkça
ruhsal gereksinimlere ilgi de artmaktadır.
Hemşireler, eğitim programlarında yer verildiği için,
hastaların ruhsal gereksinimlerini
muhtemelen doktorlardan daha iyi anlamaktadır.
Ancak, uygulamaya geçildiğinde,
bu anlayış hastanın dinsel eğilimine saygının
pek ilerisine gidemez ve uygun DİN adamının
çağrılması dışında bir şey yapılamaz.
Genellikle hastayı suçlu
ve sağlık görevlilerini de masum ilan eden,
“Bu bizim suçumuz değil,
eğer o yaşamak istemiyorsa,
biz ona yardım edemeyiz” yargısıdır.
Ancak, şifa sanatlarının uygulama oranını
azaltmaya çalışan yaygın tıbbi modele rağmen,
gerçekten nadir de olsa karşıt nitelikte
örneklerin bulunması kutlamaya değerdir.
Dahası bu örnekler giderek artmaktadır
ve bu da büyük umutlara yol açmaktadır.